14 Eylül 2013 Cumartesi

Düşük yaşamanın tehlikeleri

Düşük, hamile kadınları bekleyen çok önemli tehlikelerden biridir. Kısaca, ana karnı dışında yaşayacak kadar gelişmemiş bir ceninin kendiliğinden dölyatağından ayrılmasıdır. Her on gebelikten birinde düşüğe rastlanması, sorunun önem derecesini göstermektedir.


Düşük, çoğunlukla hamileliğin ilk üç ayında olur. Bazı araştırmalar ilk üç ay içerisindeki düşük oranını yüzde 75, bazılarıysa yüzde 90 olarak vermektedir.


Düşüğün sebepleri üzerine çok sayıda teori ileri sürülmüştür... Korku, şok, düşme, sarsıntılı yolculuklar ve cinsel birleşme düşük nedeni olarak incelenmiş, lâkin kesin sonuçlara varılamamıştır. Diğer bazı sebepler ile düşüklerin yalnızca çok küçük bir bölümü açıklanabilir. Bunlar arasında, mol hidalik ve gebelik zehirlenmesini, annedeki fiziksel yapı bozukluklarını, şeker hastalığını, hipotiroidizmi, kronik hipertansiyonu ve cinsel organlardaki yapısal bozuklukları sayabiliriz.


Bunlara ilâve olarak, arsenik, kurşun, bakır bileşiklerinin yol açtığı zehirlenmelerin düşüğe sebebiyet verdiği bilinir. Bu tür maddelerin kullanıldığı sanayi dallarında çalışan kadın işçilerde düşük oranı çok daha yüksektir. Halk arasında, düşük yapıcı ilâç olarak kullanılan maddelerin bu tür bileşikler içerdiği görülmüştür. Bu maddelerin neden olduğu zehirlenmelerde, anne için hayati tehlike yaratmayan zehir miktarının, dölütün ölümüne ve plasentanın dölyatağı çeperinden kopmasına sebep olduğu tahmin edilmektedir.


Bütün bu nedenlere karşın, düşüklerin yaklaşık olarak yüzde 80'inin sebebi belirsizdir. Bu tür düşükleri açıklamak adına, ceninin kendisinde bozukluk olduğu ileri sürülmüştür.


Yapılan araştırmalar esnasında, gebeliğin ilk üç ayında bulantı, baş dönmesi ve kusmadan şikâyetçi olan kadınlarda düşük oranının hayli az olduğu görülmüştür. Buna ek olarak, bu kadınlarda erken doğum ve ortalamadan daha küçük bebek dünyaya getirme olasılığı da çok düşüktür.


Düşük başlangıcının iki belirtisi vardır... Karnın alt bölümünde kramp ağrısına benzer ağrılar ve dölyolundan kan gelmesi. Bu iki belirtinin, ikisinin birlikte oluşması şart değildir ve çoğu kez kanama çok hafif olur. Bu yüzden en ufak bir kan izi dahi düşük tehlikesine işaret eder. Herhangi bir belirti ortaya çıkar çıkmaz yapılacak ilk şey doktora haber verip sırt üstü yatmaktır. Doktor muhtemelen yatak istirahati, yatıştırıcı ilâçlar veya hormon tedavisi önerecektir. Lâkin, bu tip önlemlerin pek de etkili olmadığı ve olacak bir düşüğü engellemenin mümkün olmadığı doktorlar tarafından da kabul edilir. Bazı durumlarda ise, belirtiler ortaya çıktıkları gibi kendiliklerinden kaybolurlar.


Ağrının ve kanamanın tüm önlemlere rağmen artması, düşüğün kaçınılmaz olduğunun göstergesidir. Bazı kadınlarda belirtilerin artmasıyla birlikte cenin ve plasenta vücuttan atılır ve belirtiler süratle kaybolur. Bu durum, düşüğün tamamlandığını gösterir ve yapılacak tek tedavi kısa süreli bir yatak istirahatidir.


Vücuttan bazı parçaların atılmasına rağmen kanama devam ediyorsa, bu, düşüğün tamamlanmadığını ve plasentanın bazı parçalarının dölyatağı içerisinde kalmış olduğunu işaret eder. Bu durumda yapılacak ilk şey oksitosin hormonu enjekte edilerek dölyatağının kasılmasını sağlamaktır. Eğer bu kasılmalar, kalan parçaları dışarı atamazsa kanama devam edecektir. Son çare olarak dölyatağı ağzı genişletilerek, operasyona uygun aletle kalan parçalar alınır.


Düşükten sonra iyileşme hızlıdır. Çoğu zaman bir kaç günlük süre yeterlidir. Fakat, düşüğün kadında yarattığı duygusal şokun geçmesi çok daha uzun sürer. Bazı kadınlar, düşükten kendilerini sorumlu tutup, cesaretlerini kaybederek, hiçbir zaman anne olamayacakları korkusuna kapılırlar. Bu tür tehlikeleri önlemek için, çoğu kez en kısa zamanda yeniden gebelik önerilir.


Sağlıklı bir ikinci gebelik şansı oldukça yüksektir ve arka arkaya iki ya da üç düşük yapmış kadınlar dahi, gerekli tıbbi müdahalelerle sağlıklı bir bebek dünyaya getirebilirler.

Doğum Kontrolü ne zaman bırakılmalı

BEBEK İSTEYENLER DOĞUM KONTROLÜNÜ NE ZAMAN BIRAKMALI
Eğer prezervatif ve diyafram gibi doğum kontrol yöntemlerini uyguluyorsanız, bunları bırakır bırakmaz hamile kalabilirsiniz. Ancak diğer doğum kontrol yöntemlerinde doktorlar en az bir adet döneminin geçmesi gerektiğini savunuyorlar. 

Doğum kontrol hapı:Bu hapları hamileliğinizden en az üç ay önce bırakmanız gerektiği gibi bazen bir ay da yeterli olabiliyor. Ayrıca bu hapları bıraktıktan sonra en az bir kez adet görmeniz gerekmektedir. 

Rahim içi araç (RİA):Doğum kontrol yöntemlerindeki aynı yöntem RİA için de uygulanmalıdır. Bıraktıktan sonra en az bir kez adet görmelisiniz ve bu süreçte bariyer metodunu uygulamalısınız. 

Sağlıklı ve formda kalmanın faydaları

Hamile kalmanızdan en az üç ay önce sağlıklı bir yaşam düzenini benimsemeniz hamile kalma şansını ve bebeğin sağlıklı doğmasını sağlayacaktır. 

Sağlıklı bir diyet:Diyetinizi size rahatsızlık vermeyecek şekilde düzenleyebilirsiniz. Kepekli ekmek, pirinç ve patates gibi yiyecekler kaliteli karbonhidrat sağlarlar, kaymaksız süt ve düşük yağlı peyniri tercih edin, yemeklerde ayçiçek ve zeytinyağı kullanın. Bol miktarda meyve ve sebze yiyin. Suni yemeklerden kaçının ve öğün atlamayın. 

Egzersizler:Haftada en az üç kez kalp atış hızınızı yükselten 20 dakikalık egzersizler yapmalısınız ve eşinizle beraber uygulayabileceğiniz bu egzersizler jogging, yüzme ya da jimnastik gibi hafif sporlar olmalıdır.

13 Eylül 2013 Cuma

bebeğinizin cinsiyetini mi merak ediyorsunuz

Çocuk bekleyen çiftler, doğal olarak doğacak bebeklerinin öncellikle sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesini umar. Lakin yine de bebeğin cinsiyeti konusunda bir tercihleri vardır ve bu umudu bebek anne karnında biçimlenip, ultrasonda kendini ahaliye sununcaya dek sürer.
Genel olarak bakıldığında, dünyada erkek nüfusu, kız nüfusundan biraz daha fazladır. Bunun nedenini erkek çocuklarında bebek ölümlerine daha sık rastlanılmasına ve kadınların daha çok yaşamasına bağlamak mümkün. Bir bakıma doğa kendini dengeliyor diyebiliriz. Ancak bu dengeyi bozmaya meraklı küçümsenmeyecek kadar çoğunlukta bir kesim de var. Özellikle tek çocuk uygulaması ile nüfus artışını kontrol altına tutma çabasında olan Çin’de, birçok çiftin önceden cinsiyet belirleme yöntemlerine başvurmakta olduğu biliniyor. Bazı yöntemleri zararsız, batıl, gerçekliği ispatlanmamış, hatta sadece eğlenceli birer varsayım olarak görsek de, kimi uygulamaların öncelikle ahlaki olmadığını, pahalı, ancak neredeyse %90’lara ulaşan başarı oranıyla bilimsel olduğunu söylemek mümkün.
Doğacak çocuğun cinsiyetini belirlemede en iyi sonucu veren metotlardan biri, birçok ülkede, bu yönde kullanılması etik olmadığı gerekçesiyle yasaklanmış olan Preimplantasyon Genetik Yöntemidir. Bu uygulamayla bebeğin cinsiyetini önceden öğrenmek mümkün olsa da, birincil gayesi kalıtsal bazı hastalıkları önceden belirlemektir. Ülkemizde bu yöntem özellikle tüp bebek laboratuarlarında, kanuni yollarla ve sadece hemofili gibi genetik kökenli hastalıkları tespit etmek için uygulanmaktadır.
Materna (baby choice) denilen bir başka metot ise İsviçre menşeli olup, minimum %96 başarı oranına sahip olduğunu ileri sürerek, hızla ününü yaymakta ve milyonlarca çifte istediği cinsiyette bebeği vaat etmektedir. Bu yönteme başvuran çiftlere bir takım veriler ışığında bir takvim hazırlanır ve o takvime göre belirlenen günlerde birlikte olmaları tavsiye edilir.
Aşılama yöntemi olan Microsort-Ericson metodunun çıkış yeri Amerika’dır ve suni dölleme yada aşılama denilen bir uygulamadır.
Tüm yukarıda adı geçen yöntemler dışında, uygulaması çok daha az komplike, zahmetsiz ve uygun olan başka yöntemlerden de bahsetmek mümkün elbette.
Her ne kadar yüksek oranda bir başarıyı iddia etse de, tamamıyla batıl olduğu bilinen, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan Çin Takvimi kolay ve ucuz metotların başını çekmektedir elbette. Zira cinsiyet belirlemede en yaygın olarak bilinen usullerden biridir. Takvimin mantığı, belirli yaştaki kadınların, belirli aylardaki cinsel birliktelik ile kaldıkları hamileliklerin sonucunda doğacak olan bebeğin cinsiyetini göstermesine dayanır.
Diyet Metodu, Rus bilim adamlarınca öne sürülen ve beslenmenin bebeğin cinsiyeti üzerindeki etkisi olduğu teorisiyle öne çıkan bir uygulamadır. Hamile kalmadan önce (en az altı hafta öncesinden) anne adaylarının potasyum ve sodyum içeriği zengin bir beslenmeyle erkek, magnezyum ve kalsiyum zengini bir diyetle de kız çocuğa gebe kalacakları düşüncesi hâkimdir. İyonik faktöre dayanan mantığı Materna yöntemini de destekler niteliktedir. Yani erkek çocuk isteyen kadınlar daha ziyade et, balık, tereyağı, kayısı, buğday, yulaf, çikolata ve tuzlu gıdalara ağırlık vermesi gerekirken, kız çocuğu isteyenler tuzsuz fındık, tuzsuz fıstık, badem, fasulye, yumurta sarısı, pırasa, bal, brokoli yada lahana gibi besinlere ağırlık vermelidir. Unutulmaması gereken şey ise, bu durumda dengeli bir beslenme alışkanlığını ihlal edildiği gerçeğidir. Ayrıca haftada birçok kez cinsel ilişkiye giren çiftlerin kız, seyrek ilişkiye girenlerin erkek çocuğu sahibi olacağını da ileri sürmektedir bu metodu ortaya koyan bilim adamları.
Dr. Landrom Shettles ve Dr. David Rorvik adındaki İki bilim adamının ortaklaşa gerçekleştirdikleri ve başarı oranının %75 olduğu kabul edilen bir başka metot ise Shettles diye bilinen yöntemdir. Bu teoriye göre Y kromozomu taşıyan erkek sperm diğerinden daha hızlı hareket eder, ancak X kromozomu taşıyan (kız ) sperm ise diğerinden daha uzun yaşar. Bundan yola çıkarak yumurtlama zamanına ne kadar yakın bir zamanda ilişkiye girilirse erkek sperm daha hızlı hareket ettiği için yumurtayı dölleyecek ve bebeğin cinsiyeti erkek olacaktır. Eğer yumurtlama zamanından 2–3 gün önce ilişkiye girilirse, erkek spermler yumurtlama zamanına dek yaşayamayacağından ve büyük çoğunlukta kız kromozomu taşıyanlar dayanabileceğinden ötürü de kız sahibi olma şansı artacaktır.
Tabi bu yöntemlerin hepsi hamile kalmadan önce uygulanması gereken metotlardır; bir de hamile kaldıktan sonra, henüz bebeğinizin cinsiyetini – ki bilimsel yollardan öğrenmeniz söz konusu olmamışsa- tahmin etmenin bilimsel olmayan, lakin eğlenceli başkaca yolları da mevcuttur:
o Erken gebelik döneminde sabah bulantılarınız varsa kız, yoksa erkektir.
o Bebeğin kalp atım hızı en az dakikada 140 ise kız, 140’ın altındaysa erkektir.
o Kiloyu kalça ve baseninize alıyorsanız kız, karnınıza alıyor ve karnınız sivri bir basketball topunu andırıyorsa, erkektir.
o Canınız tatlı ve meyve çekiyorsa kız, tuzlu, ekşi yada hayvansal gıdalar çekiyorsa erkektir.
o Elleriniz kuruyorsa kız, ayaklarınız üşüyorsa erkektir.
o İdrarınız koyu sarı renkteyse kız, açık renkteyse erkektir.
o Alyansınızı ipe bağlayıp karnınızın üstünde tuttuğunuzda ileri geri hareket ediyorsa kız, dairesel hareket ediyorsa erkektir.
o Uyuduğunuzda yastığınız güneye dönüyorsa kız, kuzeye dönüyorsa erkektir.
Netice de kız yada erkek, tüm ebeveynlerin öncellikle dua ettikleri gibi, doğacak bebeğin sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesidir temennim. İlk bebek için cinsiyet seçimi, genel olarak kabul görmese de, ikinci bebekte, ilkinin aksine karşı cinsin seçilmesi, bir anlamda etik olarak kabul ediliyor. Her iki cinsiyetten bebek sahibi olmak mantıki açıdan dengesiz bir dağılım olmayacağını gösteriyor.
Amerikan Hastanesi Genetik Hastalıklar Tanı Merkezi Sorumlusu Tıbbi Biyoloji ve Genetik Uzmanı Dr. Nesrin Erçelen’in “Cinsiyet seçimi dünyanın nüfus dengesini bozabilir mi?” (Cosmotürk) sorusuna verdiği cevapla yazımı noktalıyorum: “Cinsiyet seçiminin genelde popülasyondaki erkek-kız oranını nasıl etkileyeceği de tartışılmaktadır. Bu uygulamaların geniş çapta kullanılmasıyla çeşitli kültürlerde tercih edilen cinsiyet olan erkeklerin artacağı kuşkusu olsa da; uzun vadede bunun dengeleneceği ve tercih edilen cinsiyetin kız olacağı düşünülmektedir. Mevcut tüp bebek uygulamalarının genel popülasyondaki oranına bakılacak olursa; bugün için bu önemli bir sorun gibi görünmemektedir. Cinsiyet seçimini savunanlar, bunun genelde artan dünya nüfusuna bir denge getireceğini ve ailelerin genellikle karşı cinsten iki çocuğa sahip olduktan sonra artık çocuk yapmayacaklarını söylemektedirler. Cinsiyet seçimini savunanların diğer bir tezi ise; istenmeyen cinsten olan çocukların daha az sevgi ile yetişeceği ve hatta karşı cinse ait çocukların cinsiyet saptandıktan sonra düşükle sonuçlanabileceğidir. Sonuç olarak; cinsiyet seçimi etik mi, değil mi?' sorusunun basit bir cevabı olmadığını ve iki tezi savunanların da haklı olduğu noktalar olduğu görülmektedir.